‘Gündüzüm seninle gecem seninle. Beyhude geçti bu ömrüm derdinle. Aşkını bir sır gibi sakladım. Geceleri rüyada ismini sayıkladım. Sevgilim, saçların zannetme solmaz. Dünyada sevenler bahtiyar olmaz… ‘

Aşk her daim tek taraflı bir duygudur. Bir araya gelince ise meşk olur. Bu yüzden bir taraf her zaman daha çok sever. Asla adaletli olmaz bu durum. Ama elden de bir şey gelmez. Çünkü gördüğünüz an bilirsiniz ki o sizin kaderinizdir. İlk tanıştığınız an kameraya çekilse dünyadaki en geri zekâlı insan profilini siz çizersiniz herhalde. Konuşamazsınız ve ağzınızda kelimeler kaza yapar. Değil yanında bir şeyler yemek kahveyi zor içersiniz. Onu düşündüğünüz zaman ise mideniz kasılır. Gözlerinin içine bakamazsınız utanırsınız çünkü… Gözlerinin içine baktığınız zaman da korkarsınız ya anlarsa diye… Yüzünüze mandal takılmış gibi bir sırıtış. Niye gülüyorsun dese o an? Işık görmüş tavşan gibi kalacaksın. Hatunların işi daha zormuş böyle durumlarda anlamış bulunuyoruz. Seviyorum arkadaş diyip Zeyna gibi çıkamıyorsun ortaya! Büyüklerin dönemi daha iyiydi bence arkadaş! Sosyal medya denen şizofrenik durum da yoktu. En azından hayal kurması kolaydı. Şimdi işimiz daha zor. Yok, Instagram’ına bak yok Facebook’unu takip et yok Twitter hesabı var mı? Yakın arkadaşlarınla olağanüstü hal toplantısı yap… 1 konuyu 25 kere tartış! Beyinler jöleye dönsün… En fecisi her şeyde ve herkeste ondan bir parça bulabilmenizdir. Bütün şarkılar ona yazılmış gibidir sanki. Arabesk biri olup çıkarsınız. Belki de normali ilan-ı aşk etmektir ama genelde ilk mesajı asla kızlar atmaz!

Hâlbuki ne güzeldir o hadis-i şerif…

‘Seven, sevdiğine sevdiğini söylesin…’

Altını çizmek istediğim en önemli konu ise şu… Herkes beğendiği bedenlere aşkı kılıf diye uyduruyor. Değil… Sakın!

Hayranlıkla okuduğum ve araştırmalarımda ayrı bir yer tutan padişah Yavuz Sultan Selim Han ile cariyenin aşkını aktarmak isterim

Yavuz Sultan Selim Han, Babası 2.Beyazıd annesi ise Gülbahar Hatun. 8 tane şehzade içinden büyük mücadeleler sonucunda çıkmıştır. Doğu’dan ve Acem diyarlarından gelecek olan saldırıların başlarına ne büyük belalar açacağını önceden görebiliyordu. Ne yaptıysa onun uyarılarını babası gerektiği kadar ciddiye almıyordu. Sonunda olan oldu ve tahtı babasından aldı. Küçük yaşlardan itibaren İran’daki Şah İsmail’i kafasında bitirmişti. Hatta tebdil-i kıyafet içinde kendisiyle satranç bile oynadığı bilinir. Bütün Doğu’yu hükmü altına alıp kutsal emanetleri Topkapı Sarayı’na getirmiştir. Şunu çok iyi biliyordu ki eğer Doğu’yu arkalarına alamazlarsa asla Batı’ya ilerleyemezlerdi. Kendisinden sonra başa geçecek olan oğlu Batı’ya rahatça ilerlemeliydi. Selim Han sert, adaletli ve ilmi çok derindi. Hatta sertliği yüzünden o dönemde halk karşısındakine beddua ettiği zaman “–İnşallah Yavuz Sultan Selim’e sadrazam olasın!” diyordu. Şimdi sizlere bu kısa bilgileri verdim. Neden? Düşünün ki böyle bir cihan hükümdarı aynı zamanda Selimi mahlası ile hayranlık uyandıracak şiirler yazmıştır

Yavuz Sultan Selim Han, Mısır’ı fethettikten sonra bir süre daha nizamın birliği açısından orda kalmıştır. Osmanlı usul ve erkânına göre çadırda ikamet etmektedir. Yavuz Selim Han sabah çıkınca, cariye geliyor, akşama kadar çadırı temizleyip yemekleri hazırlayıp gidiyor, akşam olunca da Yavuz Selim Han çadırına dönüyor. Bu karşılaşmanın imkansız olduğu ender anlarda bir kaç defa cariye Selim Han’ı görür ve aşık olur. Zira bir tarafta koskoca Cihan Padişahı Halife-i Rûy-i Zemin, diğer tarafta basit bir cariye…

Fakat cariyenin aşkı dayanılmaz boyutlara ulaşıp da kalbine sığmaz hale gelince, ne yapacağını bilemez halde Halifeye açılmaya karar verir. Lâkin aradaki uçurum cariyeyi iyice çıkmaza sokar ve kararsız hale getirir. Bir yandan aşkının dayanılmaz baskısı, diğer yandan aradaki devâsâ farkın kendini engellemesi arasında bocalayan cariye Halifenin karşısına çıkma cesaretini kendinde bulamadığından, yazıyla ilân-ı aşk etmeye karar verir. Ve üç kelimelik bir not yazarak Halife hazretlerinin yatağına bırakır.

Notta sadece üç kelime yazar

‘Derdi olan neylesin?’

Akşam çadırına gelip de yatağının üzerinde küçük bir kağıt parçası bulan Yavuz Sultan Selim Han, kağıdı okuyunca bu notu yazanın, çadırını süpüren cariye olduğunu anlar. Kağıdın arkasına cevap yazar.

‘Derdi neyse söylesin’

Kâğıdı aynı yere bırakır. Sabah olunca da çıkıp gider. Bir müddet sonra cariye temizlik için çadıra geldiğinde ilk iş olarak kâğıdı arar. Kâğıdı bıraktığı yerde duruyor bulur. Kaparcasına kâğıdı alıp okuduğunda heyecanı bir kat daha artar. Halifenin cevabından cesaretlenen cariye, kâğıdı çevirip dünkü notunun altına cevap ekler;

‘Korkuyorsa neylesin?’

Akşam olur. Halife çadıra döner. Kâğıdı okur. Cevap yazar;

‘Hiç korkmasın söylesin’

Sabah bu cevabı okuyan cariye artık kararını vermiştir: Aşkını bu akşam halifeye söyleyecek. Ne olacaksa olsun artık. Ve o gün temizliği bitirdiği halde gitmeyip Halifeyi beklemeye başlar. Yavuz Sultan Selim Han akşam çadıra dönünce cariyeyi kendisini bekler bulur. Cariye, Halifeyi görünce hemen ayağa kalkıp temenna durur. Yavuz Selim Han ‘Buyurunuz, sizi dinliyorum’ deyince, cariye tüm cesaretini toplamaya çalışırken, titreyen ellerini gizlemek için elleriyle dirseklerini tutarak kollarını kavuşturur. Heyecandan yüzü kıpkırmızı olmuştur. Kalbi yerinden fırlarcasına atarken, titrek ve mahcup bir sesle:

‘Efendim…’ der. ‘Cariyeniz… Size…’ ve cümlesini tamamlayamadan yığılıp kalır.

Hissettiği derin aşk kalbine ağır gelir ve vefat eder. O sert dediğimiz Yavuz Sultan Selim Han gözlerinden akan yaşlara engel olamaz. Cariyenin o tertemiz aşkı karşısında ezilir ve yanındakilere dönerek der ki;

‘Gerçek aşkı şu cariyeden öğrenin. Zira âşık, mâşukunun yolunda olur ve o yolda ölür.’

Mısır’dan dönerken cariyenin mezarını bizzat yaptırır ve mermer taşın üzerine meşhur şu dörtlüğü yazdırır

‘Merdüm-i dideme bilmem ne füsûn etti felek
Giryemi kildi hûn eksimi füzûn etti felek
Sîrler pençe-i kahrimdan olurken lerzân
Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek ‘

Aşk denilen duygu sadece Âdemoğluna verilmiştir. İnsan denen varlık bütün âlemlerden üstündür. Hayvanların nefsi var ama aklı yoktur. Meleklerin aklı var ama nefsi yoktur. İnsanın ise hem nefsi hem aklı hem şeytanı vardır. Akıl, nefsi ve şeytanına üstün geldiği zaman insan-ı kamil olursunuz. Yaratılanı çok sevmek de yolun sonunda elbet ‘gerçek’ aşka ulaştıracaktır sizi. Hz.Yusuf ve Züleyha gibi…

Bu yüzdendir ki

“Aşk, efsane ve efsun değildir. Aşk san’at-ı her dû’n değildir. Her aşk davası eden âşık olmaz; her muhabbetten dem uran sadık olmaz. İlâhî herkes merd-i aşk olmaz ve değme kalbde derd-i aşk bulunmaz. Aşk bir kimyadır, onun madeni can olur; aşk bir gevherdir, onun mekânı kân olur. Aşk bir zevktir, onun da şeydaları var; aşk bir hurû’ştur, onun da deryaları var” demiş Sinan Paşa Tazarruname’sinde

Sizlere ve kendime tek temennim

Davası aşk olanın yolu namert olmaz

Sevgilerimle