“Kaderin üzerindeki kader”

“Nasıldı derlerse? Onlara baharı ve şiirleri sevdiğimi söyle”

İstanbul / Çengelköy

Cümle kapısını sabahın bu saatinde çalan kim acaba diye düşünen konağın kahyası Dursun sağlam bir küfür sallayarak koşar adımlarla kocaman bahçeyi tek nefeste geçti.
-Günaydın… Posta!
-Buyrun, kime bakmıştınız?
-Aziz Karadağlı
-Beyefendi uyuyor. Ne vardı?
-Şahsi bir mektup var. Bizzat kendisine verilmesi gerektiği söylendi. İmzasını almam gerekiyor
– Buyurun siz bahçeye geçin o zaman. Banka oturun çünkü biraz beklemeniz gerekecek. Bir şey içer misin kardeşim?
-Varsa bir su rica edeceğim

“-Hemen” diyerek cevap veren kâhya güvenlik kabinine doğru yürüdü ve telefonun ahizesini kaldırdı
“-Alo… Güniz Hanım. Beyefendiye özel bir mektup varmış. Bizzat imzasını almadan teslim etmiyorlar. Pardon, postacı arkadaşım? Kimden geliyordu acaba?”
“- Bakayım kardeşim. Hımmm… Bahar İpekoğlu…”
“- Bahar İpekoğlu tarafından gönderilmiş efendim. Tamam bekliyor. Tamam, efendim!!! ”

Karadağlı Konağının kahyası Dursun postacıya dönerek

“-Tamam kardeşim. Buyur suyun. Aziz bey bizzat kendisi geliyormuş. Kim ki bu ya? Allah Allah… Çok önemli biri herhalde”

Güniz hızla mutfağın merdivenlerini tırmandı ve koşarak büyük salona girdi

“- Nurgül!”
“-Ne oldu Güniz abla? Dur koşma… Nefessiz kalıp tıkanacaksın. Yeni anjiyo oldun daha”
“- Sus kız… Bırak şimdi anjiyo manjiyo anlamam ben. Koş beye haber ver. Ondan mektup var”
“- Kimden?”
“-Ondan işte anlasana!!”
“- Kim ya delirtme beni ?!”
“- Bahar hanımdan… Bahar İpekoğlu!!”

Evin başyardımcısı Nurgül gözleri fal taşı olmuş gözlerle ağzı bir karış açık yılların emektarı Güniz kalfaya bakıyordu

“ Emin misin bak!”

Kalfa gözlerini şaşı yaparak;
“ Nah, şu gözlerim önüme aksın ki! Dursun delisi bağıra bağıra Bahar İpekoğlu dedi”
“ Eh, Allah sonumuzu hayır eylesin o zaman. Ben Aziz beyi kaldırmaya gidiyorum”

Lafı daha fazla uzatmadan koşarak merdivenlere yöneldi. Basamakları ikişer ikişer atlayarak en üst kata çıktı. Yatak odasının olduğu koridora doğru hızla sola döndü. Aziz bey sabah namazını evin mescidinde kılar daha sonra da zikirlerini mütemadiyen yapardı. Hafif bir kahvaltının ardından da saat 09.00’a kadar uyurdu. Nurgül’e bundan on yıl önce işe girdiği ilk gün üstüne basa basa söylenmişti. Aksi bir durumu söz konusu hiç olmamıştı… Bunları düşünerek kapının önünde aniden durdu. Nefesini sakinleştirerek derin bir iç çekti ve kapıya üç kez arka arkaya vurdu

“Efendim, efendim!”
“…………….”
“Aziz bey!”

Uzun bir bekleyişten sonra;
“Geliyorum. Bekle biraz”

Kapı yavaşça açıldı. Aziz bey üzerinde ropdeşambır’ı, uykulu gözlerle bakıyordu
“ Ne oldu? Ne var? Ne bağırıyorsun?”
“Efendim, özür dilerim. Çok önemli bir durum olmasaydı sizi rahatsız etmezdim ama şahsınıza ait çok önemli bir mektubunuz varmış. Postacı da bahçede bekliyormuş”
“ Kimdenmiş?”
“Bahar İpekoğlu, efendim!”

İsmi duyduğu an içini bir rüzgâr kapladı güzel gözlü adamın. Elli beş yaşındaydı ama bir anda yirmi yedi yaşına geri dönmüştü sanki. Bahar’ım dedi içinden… Geldin demek…
“Efendim, iyi misiniz?”
“İyiyim Nurgül… Giyinip hemen iniyorum”
“Peki, efendim!”

Kapıyı kapatır kapatmaz üstünü giyinmeye koyuldu. Beş dakika sonra yirmi sekiz yıl önceki hali gibi orman kokan gözleri ışıl ışıl olmuş bir şekilde merdivenleri uçarcasına iniyordu. Güniz kalfa ile Nurgül’ün şaşkın bakışlarına aldırmadan rüzgâr gibi geçti önlerinden. “Allah’ım hamd-ü senalar olsun sana. Artık hiçbir engel kalmadı. Gün bugündür…”  diyip durdu içinden
Dursun ile postacı samimiyeti ilerletmiş olayı çaya dönüştürmüşlerdi

“Eeee sonra Dursun kardeş?”
“Sonra dedim ki. Bak kızım ben aslında Brad Pitt gibi adamım da sen benim kıymetimi bilmiyon!”
“Eee kız ne dedi?”
“Sen önce pala bıyıklarını kes dedi bana”

Kahkahalar bahçeyi inletirken kimse beyin geldiğini fark etmemişti
“Dursun!!!!!!”

Dursun, Aziz Karadağlı ’yı görür görmez attığı kahkaha yüzünde dondu kaldı. Bahçedeki banktan yıldırım gibi ayağa fırladı
“Günaydın, Aziz Bey! Efendim size bir posta var”

Postacı da ayağa kalkmıştı
“Beyefendi, şuraya bir imza lütfen!”

Aziz Karadağlı, Nakşibendî tarikatının en üst noktasında bulunan divan-ı meşrep bir adamdı. Kökeni Osmanlı İmparatorluğu’na kadar dayanan çok köklü ve zengin bir aileden geliyordu. Babası Hacı Osman Bey hem toprak ağasıydı hem de tarikatın kendisinden önceki lideriydi. Uzun yıllar Amerika’da tahsil görmüştü ve mümkün olduğunca tarikatlardan uzak durmuştu. Ama insan ne kadar kaçabilirdi ki? Sonuçta her şey bir gün özüne dönmüyor muydu? Bahar İpekoğlu hadisesinden sonra kendisini tamamen dış dünyaya kapatmıştı. Rahmetli annesinin son arzusunu yerine getirmek için evlenmek zorunda bırakılmış ve bu evlilikten bir oğlu olmuştu. Karısını sevmek için çok uğraşmış ama bir türlü sevememişti. Biz seninle ayrı dünyaların insanıyız diyordu hep. Bir gün kavgaya tutuştukları sırada “Ben bülbüle âşık sen ise bir karga” demişti. O günden sonra da iyice kopmuşlardı. Karısı, Bahar İpekoğlu hadisesini en başından beri biliyordu. Zaten oğlu olduktan sonra da karısından ayrı yaşamaya başlamıştı. Çünkü Nakşibendi’likte boşanmak yoktu… Ama Aziz Karadağlı cesur, mert, gözü pek bir adamdı. Onun için bir Allah’a can borcu vardı sızlayan kalbine de Bahar İpekoğlu’nun gülen yüzü…

Postacı iyi günler dileyerek bahçenin kapısına doğru yürümeye başladı. Aziz bey, mektuba uzun uzun bakarken Dursun da beyin arkasından postacıya eliyle “–Arada uğra konuşuruz” işaretleri yapıyordu. Tarikat lideri tam arkasını döndüğü sırada Dursun sağ eliyle saçını düzeltirmiş gibi yaptı. Konağın kâhyasının gözlerinin tam içine bakarak yanından geçti ve bahçedeki verandaya doğru yürüdü. Mektubu açmaya kıyamıyordu…

Verandaya vardığında büyük koltuğa genişçe yayılarak oturdu. Nurgül’ün ve onu büyüten Güzin kalfanın kendisini izlediğinden çok emindi. Gözünün ucuyla baktığında haklı olduğunu fark etti. Aniden arkasını döndü ve
“-Bana büyük bardakta bitki çayımı getirir misiniz? Güzin kalfa, Dursun’un yanına bir uğra. Sonbahar iyi gelmemiş ona”

İkisi de saklandığı yerden çekinerek çıktılar. Başlarını onaylar şekilde sallayarak verandadan çıktılar

Mektubu titreyen ellerle nazik ve yavaşça açtı. Zarfı kenara düzgün bir şekilde koyarken bir eliyle de kâğıdın kâğıtlı olan yerlerini düzeltti. Okumaya başladığı tam o sırada belirli yerlerinin ıslak olduğunu fark etti. Bahar’ım dedi içinden… Göz yaşı lekeleriyle dolu kâğıdı Kabe’nin örtüsüne dokunur gibi parmaklarıyla ezberleyerek tavaf etti.

“Ey, aşık-ı didar-ı pak” diye başlayan mektubu gözlerinden düşen damlalar eşliğinde okumaya başladı. Her kelime ruhunda açılan yaralarına merhem oluyordu sanki… Mektup sanki emir almaya hazır bir şekilde aynı yerlerden defalarca tekrar tekrar ıslanıyordu.

Her cümlenin bittiği yerde Bahar İpekoğlu’ nun saçlarının kokusunu içine çeker gibi derin derin soluk alıyordu. O anda bahçede sert bir rüzgâr esti… Aziz Karadağlı o an aynı kelimeyi dört kere okuduğunu fark etti. “Ölüyorum, aşkım…” Mektubu hızlı hızlı okumaya devam ederken kalbinin sıkıştığını ve kaburgalarında ince bir ağrı oluştuğunu fark etti. Hayır… Olamaz… Öyle genç… Öyle güzel ki… Şimdi değil…

Bahar İpekoğlu, İzmir’li Kurtuluş Savaşı’nda çok önemli görevlerde yer almış İpekoğlu ailesinden geliyordu. Babası süikasta kurban gitmiş ünlü MIT Müsteşarı Nazım İpekoğlu annesi ise İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin efsanevi Dekanlarından Nermin İpekoğlu idi. Kendisi de annesinin izinden gitmiş ve akademiye adını altın harflerle yazdıran çok iyi bir dil bilimci olmuştu. Aziz Karadağlı ile 1984 yılının Ocak ayında henüz 24 yaşında iken bitirme tezi için Karadağlı Holding’e geldiğinde tanışmışlardı. Babası Hacı Osman Bey ile Osmanlı İmparatorluğu ve Dil Tarihi üzerine unutulmayacak bir sohbet gerçekleştirmişlerdi. Nerden bilebilirdi ki odanın kapısından çıkarken karşılaştığı kişinin ömrünün dönüm noktası olacağını. Bir daha da hiçbir şey eskisi gibi olmamıştı…

Aziz Karadağlı, mektubu okumayı bitirdiğinde başının döndüğünü yerin ise sarsıldığını hissediyordu. İçinden bir şeyler kopuyordu sanki. Allah (cc) ‘a hiçbir zaman isyan etmemişti. Sükûtu tefekkür, bakışı ibret olup çok istiğfar eden kurtulmuyor muydu? Şimdi durmak ve sessizce boyun eğmek zamanı değildi. Eğer bu ruhum 7 kat ise eğer bu arş-ı âlem 7 kat ve bu ferş 7 kat ise ben hepsinden vazgeçiyorum diye düşündü… Makamımdan ve bu hakikat kapısından vazgeçiyorum… Bana bu imtihanı veriyorsan dermanımın da yolunu göstermelisin diye iç sesiyle konuşmaya başladı. Tam o anda önünde cam bardak tuzla buz olup patladı ve şahadet parmağına batan camdan akan kan yavaş yavaş verandanın taşına damlıyordu. Aziz Karadağlı, Nurgül’ün “ Aziz bey!” çığlığı ile irkildi. “Ne? Ne oldu?” “Efendim, eliniz kanıyor” “Ha, evet! Sen bana oradan pansuman bezi getir. Bir de Kenan’a söyle arabayı hazırlasın. Derhal çıkmamız lazım” “Tamam efendim”
Beş dakika sonra Nurgül pansuman bezlerini getirmiş şoförü çağırmak için tekrar bahçeye koşmuştu. Aziz Karadağlı, bağırmamak için dişlerini o kadar çok sıkıyordu ki kırılma noktasına gelmişlerdi. Kan içinde kalmış elini yavaş yavaş sararken kalbinin kanayan kısımlarını da sarıyordu sanki… “Seni bir defa kaybettim bu defa izin vermeyeceğim” diyerek sesli düşündü

“ Kenan…!”

Arabanın tozunu silen şoför bağıra bağıra gelen evin başyardımcısına şaşkınlıkla bakıyordu

“NE? NOLDU?
“Aziz bey, Aziz bey!”
“ Bir şey mi oldu beye?”
“Yok… Hemen arabayı hazırlasın. Acil” dedi

Elinin sargısını sarmış ceketini giyen Karadağlı Holding’in Yönetim Kurulu Başkanı tam kapıdan çıkarken arkasını aniden döndü. “Güniz Kalfa, Allah’a emanet ol!” “Siz de efendim!”
Arabaya doğru seri adımlarla yürüyen Aziz bey’in kafasında tek bir şey vardı, Bahar İpekoğlu…
“Günaydın Aziz Bey!”

Hiç cevap vermeden direkt arabaya bindi
“Holding’e gidiyoruz”
“Peki efendim”

Cep telefonundan asistanı Nazlı’yı aradı
“Alo, Nazlı. Bana hemen Can İpekoğlu’nun telefonunu bulun. Kazım’a söyle o bilir nereye gitmesi gerektiğini”

Yol boyunca düşünüyordu… Anılar… Dünüm, bugünüm ve yarınım… Her şeyimsin sen diye düşündü…1984 Yılının Ocak ayına geri döndü… Rahmetli babasının çalışma odasından tam çıkarken kapıyı açtığı sırada karşısında duruyordu. Upuzun saçları, kafasında beresi, üzerinde siyah paltosu ve elinde kocaman bir kitap ile… Bahar…

“Ah, merhaba… Ben Bahar… Bahar İpekoğlu… Oda boş sandım. Çaldım ama ses gelmeyince…” dedi utanarak
Ömründe gördüğü en güzel en narin ama bir o kadar da hırçın bir şeydi. O an ilk defa nefes almıştı sanki… Ne güzel ismi vardı… İsmini söylediği an sanki odayı çiçek kokuları sarmıştı
“Rica ederim. Babam bu aralar ağır işitiyor da. Ben de telefonda konuşuyordum. Asıl siz kusura bakmayın. Ben, Aziz… Aziz Karadağlı… Osman Karadağlı’nın oğluyum. Memnun oldum” dedi elini uzatarak
“Memnun oldum”

Çalan telefon sesi ile anılarından kopmak zorunda kaldı. Ekranda Kazım yazıyordu…
“Alo, evet… Doğru, Can İpekoğlu. Derhal bana telefonunu bulun. Çocukları da al… Gerekirse hemen nerde olduğunu da tespit edin. Holding’e gidiyorum ben şimdi. Akşama kadar bulmuş olun” diyerek telefonu kapadı.

Hastahanede halası Bahar İpekoğlu’nu bekleyen Can koridorda devamlı volta atıyordu. Halasının kızı Elif Cevher’in yurtdışından gelmesine daha 2 gün vardı…

Elif Cevher, Bahar İpekoğlu ve Ali Cevher’in tek çocuklarıydı. Dünyanın en prestijli okullarından Oxford Üniversitesi “Ortadoğu ve Afrika Çalışmaları” bölümünü 3 yıl Lisans 1 yıl da Politika üzerine Master’ını İngiltere’de tamamlamış ve memlekete dönüyordu. İngiltere’de bulunduğu dört yıl boyunca sık sık İstanbul’a gelip gitmişti. Yine dedesi gibi MIT müsteşarı olan babası Ali Cevher’i nedeni bilinmeyen bir araba kazasında kaybettiği yıl okuluna ara vermek istemiş ama annesi Bahar İpekoğlu şiddetle buna karşı çıktığı için gönülsüzce de olsa geri dönmüştü. Okulun bulunduğu İngiltere’nin Oxfordshire şehrini hiçbir zaman sevememişti. Aslına bakarsak İngilizleri soğuk buluyordu… Yirmi iki yaşında, sıcakkanlı, komik, zeki, hafif çatlak ve fırlama dediğimiz tarzda bir kızdı. Kendine fazla güvenir, çabuk sinirlenir, kin tutmaz ama yapılan kötülüğü de aklının bir köşesine yazardı. Annesi Bahar hanımın ilik kanserinin dördüncü evresinde olduğunu bilmiyordu. Ondan saklamışlardı…

İpekoğlu ailesi 1926 yılında MIT ‘i kuran ailelerin başında geliyordu. Elif, süikasta kurban giden efsanevi MIT Başkanı dedesi Nazım İpekoğlu’nun hikâyeleri ile büyümüştü. Babası Ali Cevher ise dedesinin yetiştirdiği çok değerli bir öğrencisi hatta oğlu kadar sevdiği bir adamdı. Annesi Bahar’a da o sırada âşık olmuştu. Babası ne kadar âşıksa annesi Bahar Hanım bir o kadar mesafeliydi. Nedenini kaç kere sorduysa hep üstü kapalı cevaplar almıştı. Babası Ali bey’in trafik kazasında öldüğüne asla inanmıyordu. Arabaya çarpan kamyonun cam kırıkları içinde etrafa dağılmış kurşun saçmaları bulmuştu. Ne yaptıysa bunun bir kaza olmadığını asla inandıramamıştı. Kazadan dört ay sonra kamyon şoförü kendini yüksek bir binadan atarak intihar etmişti. Elif Cevher, o gün babasının kazada ölmediğine kesin karar verdi. Bütün sorularına cevap arıyordu ve en önemlisi adalet için yanıp tutuşuyordu. Milli İstihbarat Teşkilatı’nın sınavlarına girmek için Bahar İpekoğlu’nu ikna etmesi tam 1 yılını aldı. Büyük kavgalarının sonucunda başta annesi olmak üzere anneannesi Nermin Sultan’ı, kuzeni Can’ı ikna etmeyi başardı. Ama bilmediği çok şey vardı…
Can avaz avaz bağırıyordu…

–    “Bak Elif, bu lanet gibi bir şey… Ali eniştem gibi ya da dedem gibi mi ölmek istiyorsun?”
Elif, ellerini beline koyarak saçlarını savurdu. Gözlerinden ejderha ateşleri çıkıyordu sanki

–    “Can, madem lanet bu… Sen neden MIT’desin o zaman? İstifa et! Söz ben sınavlara girmeyeceğim”

Can İpekoğlu, halasına dönerek…

–    “Bu kız çok zeki… Bu evlenemez ben size söyleyeyim… Alan da iki gün sonra geri getirir…”

Elif, Can’a çokbilmiş bir surat ifadesiyle bakıp annesi Bahar İpekoğlu’na döndü… Yüzünde yumuşak bir ifade takındı

“-Bak anne… Durumlar eskisi gibi değil… Her şey daha çok gelişti artık. Ben sadece MIT ile sınırlı kalmayacağım. Ülkem adına çok şeyler yapmak istiyorum. FBI ve CIA ile ortak çalışmalara da katılmak istiyorum. Bu yüzden için rahat olsun… Şimdiye kadar benden her şeyi sakladınız. Zamanında bana anlatsaydınız belki bu kadar kin tutmazdım. Ama sorularıma cevap istiyorum artık. Adalet istiyorum! Bu hakkı benden ne olur alma!”

Bahar hanım, kızına çok düşkündü. Yıllarca onu hep uzak tutmak istemişti ama korkulan hep başa gelirdi. Yorgun hissediyordu zaten kendini. Babasının peşinden gitmesi için kızına artık izin verdi…

“- Peki, Elif… Umarım hakkında hayırlısı olur. Git bakalım babanın peşinden. Umarım babanı bulduğunda üzülmezsin”

Elif, annesinin son söylediği cümleyi anlayamamıştı
“- Anne, babam öldü!”
“- Sana göre öyle… Bazen insanlar sonsuzdur, yavrum…”

Can o günü hiç unutmamıştı. Elif, annesini kaybetmeye dayanamazdı. Bunları düşünürken bir anda çalan telefon düşüncelerinden sıyrılmasına neden oldu

“- Alo… Can İpekoğlu ile mi görüşüyorum?”
“- Benim. Kim arıyordu?”
“-Ben Aziz Karadağlı”
“-Ne istiyorsun?”
“-Can, bak biliyorum… Benden hoşlanmıyorsun!”
“-Hadi canım… Ciddi misin?”
“-Halanın durumundan haberim var. Mektupta bana ulaştı”
“- O mektubu sana mı yazmıştı? Vay anasını!”
“- Nerdesiniz? Halanı görmem lazım muhakkak!”
“- Çapa Hastanesi… Onkoloji bölümündeyiz. Bugün yine Kemo’ya gireceğiz… İkinci kattayız”
“-Tamam. Geliyorum. Yakınım o tarafa zaten”

Aziz Karadağlı telefonu kapadığında göğsünün ağrıdığını hissediyordu. İç sesiyle düşündü
“- Ey bağışlaması bol Rabbim… Rahman ve Rahim olan sensin, bilirim… Varsa bütün sevaplarım onun olsun. Senden tek isteğim ondan önce bu gök kubbeden sesimi alma… Beni onsuzlukla imtihan etme… Ne olur… Belalara salma beni… Bu gözlerimi aldın ama onu alma benden… Varsa bir yol bir iz… Esirgeme benden…”
Bunları düşünürken kırmızı ışıklarda durmuşlardı. Aziz bey kafasını sağa çevirdi. Yoldaki büyük reklam tabelasında yazan yazıyı yavaşça okudu.

“İnanın… Siz inandıkça var olacaksınız…”

Gülümsedi… Anlar bir halde dua etmeye devam etti.

Hastane’nin kapısından girdikleri sırada İstanbul’un yedi tepesi omuzlarına çökmüş gibiydi. Arabanın tekerlekleri sağa doğru kıvrılırken koskoca Aziz Karadağlı yaşlandığını ilk defa hissediyordu. Yıllar sonra Bahar’ını göreceğine mi sevinseydi yoksa ölüm denen kurnaz bekçinin enselerindeki soğuk nefesine lanet mi etseydi, bilemiyordu… Onkoloji bölümünün önünde durdukları sırada kafasını sağa doğru çevirip binaya mezar muamelesi yaparak yüzünü düşürdü. Şoförü Kenan yıldırım hızıyla kapıyı açmak için arabadan indi. Aziz bey, besmele çekerek sağ ayağını yere bastı. Binaya doğru kendinden emin ama çabuk adımlarla yürüdü. Merdivenlerin basamaklarını tek tek çıkarken kulaklarında gümleyen seslere aldırmıyordu.

 “Geliyorum, sevgilim… Geliyorum, ruhum… Ölmek yok… Şimdi yok…”

Geçen her saniye hayatla yarışır gibiydi. 2.Kata geldiğinde derin bir nefes aldı. Kirpiklerinin ucunda biriken yaşlara, ellerinin buz gibi olmasına engel olmaya çalışıyordu.
“Yardım et Allah’ım… Bacaklarım titriyor…”

Katın sonundaki otomatik açılan kapıya yürümeye başladı. Her adımda sanki ruhu hissetmiş gibi can çekişiyordu. Kadere inanan insan tesadüfe inanmazdı, tesadüfe inanan ise kaderini elinde tutamazdı. Şimdi bunu daha iyi anlıyordu… Onların kaderi birdi…

Nakşibendî tarikatının lideri, Cumhurbaşkanı’nın özel olarak görüştüğü adam…
Aziz Karadağlı…

Hayatında ilk defa çaresiz şekilde yürürken hiç yapmadığı şekilde dua etti… Seslendi en derinlerden…

“ Ey! Allah (cc) ‘ın Habibi
Selam olsun o güzeller güzeli yüzüne…
Ey! Kureyş’li yetim
Sen bizim en gizli sadakamız, cehennemle aramıza set olacak en tatlı gözyaşımızsın. Sen bizim solumuzda saklı, secdedeki duamızsın. Sen, kalbimizin en mahrem yanı… Rabbimin armağanı ve en güzel yangınımsın! Herkes gitse de sen bana kalansın! Çünkü sen aşka giden yolda aşksın… Ezberimsin, evvelim, ezelim ve ebedimsin… Sebebim, nefesim ve ahirim sen! Çaresizliğin ayak ucunda demlenen yüreğimize armağan edilen sonsuzluk hediyesi… Sen, göğsümüzde taşıdığımız eşsiz paye… Sen benim acıya dayanma gücüm. Sen benim yüreğime işlenmiş sabrımsın…
Ey, suretine tebessümle nişan eylediğimiz
Canan eyle de yol bulsun biçare arzu halim!
Dua ile başladım ben bu aşka ve hep hamd ettim
Senden bir âmin gelmese de pişman değilim çünkü ben seni Allah (cc) için sevdim…
Ey! Allah (cc)’ın Habibi…
Çok sevdiğin Ümmet-i Muhammed için..
Hatice’den olma Hacı Osman’dan doğma Nakşi’liği layık gördüğün şu aciz Aziz denilen kul’a…
Bu yolda yar ve yardımcı ol”

Ettiği dua her adımda hastanenin koridorunun yerlerini zangır zangır titretiyordu sanki…Yolun sonuna gelmişti…Tam o anda aniden otomatik kapı açıldı… ve tam karşısındaydı…
Bahar…

Devamı Gelecek…