Yok ya ben karar verdim, hayatım kamera şakası benim! Nereye el sallıyoruz? Teşbihte hata olmazmış… Tövbe yaaa! Allah bence “Şu salak kulum Didem ne yapıyor acaba?” diye arada benim komedi filmini seyrediyor. Eğer bu hayatımdakiler sırf ben mizah yazayım diye oluyorsa ileride bana çok para ver Allah’ım ki gülmekten kırışan suratıma estetiğimi rahat yaptırayım
İnsanlar Didem Dizdar olarak ismimi duydukları zaman “-Aaaa ben sizi tanıyorum” diyerek ünlü olduğumu belirtiyorlar bana ama benim umurumda değil! Türkiye’nin en iyi kalemi olacağım diye takmışım ya kafayı… Ölmek var dönmek yok! Herkese ve her şeye de kulağımı tıkamışım. Beni çekemeyen de lütfen bir tarafına anten taksın!
Herkes beni çok zengin zannediyor ama hiç alakası yok. Mesela gül yaprakları üzerinde yatıp yazılarımı öyle yazmıyorum. Bilgisayarım Apple değil Casper, süt banyosu yapıp cildimi güzelleştirmiyorum. Ama her geçen gün daha iyi yazdığımı fark ettiğim zaman daha bir Angelina Jolie zannediyorum kendimi dermişim! Beş ay önce evimi değiştirdim hatta tüm eşyalarımı da… Evimin yakınındaki bakkala gazete, meyve ve abur cubur almak için birkaç defa yürümek dışında hiç gitmedim. Geçen gün telefonla sipariş verdim. Ve Speedy Gonzales çırak kapıyı çaldı…
“- İyi günler, Didem hanım. Siparişleriniz!”
“- Teşekkürler” dedim ama kapıyı kapatırken öyle dikilmiş bana gülüyor. Kapatamadım… Jeton da o sırada çilink diye düştü bende. Adımı nereden biliyor ki bunlar?
Bizim çırak zehir gibidir. Acayip bir şey… Oxford mezunu falan da beni kekliyor diye düşünmüyor değilim artık!
“-Adımı nereden biliyorsunuz siz?”
“- İnternetteeen ve Sosyal medya’dan… Ha birde kredi kartınızdaki adınız ve soyadınızdan!”
“- Nasıl ya” ben o sırada sapık mı acaba düşünüyorum tabii. Mutfaktaki bıçaklar ile aramdaki mesafeyi hesaplamaya başlamışım
“- Geçen alışverişinizi kredi kartınızla yaptınız. Bende yüzünüzü çıkaramadım bir türlü. Kredi kartınızı görünce anımsadım. Emin olmak içinde Google’a baktım. Bizim mahalleden kızlar size hasta ya! Hepsi de üniversitelidir ha. Öyle boş kızlar değil. Onlar okuyor da biz okuyamadık işte”
Benim yüzüm ne renk olduysa çırak “-İyi misiniz?” diye sormak zorunda kaldı. Öyle utanmışım ki aynaya baktığımda Barış Manço “-Domates, biber, patlıcan” şarkısının sözlerini yüzüme kazımış gibiydi
“- İyiyim, iyiyim! Fazla çalıştım sanırım tansiyonum düştü herhalde”
“- Aman ya iyi bakın kendinize. Valla biz de okuyoruz yazılarınızı. Sabah erken saatte boş oluyor dükkân… Acayip iyi geliyor. Bir fotoğraf çektirebilir miyiz bir gün müsait olduğunuzda. Kızlara havamı basarım”
“- eheh! Anladım. Tabii çektiririz de kimseye burada oturduğumu söylemeyin lütfen. Sonra özgür olamam… Yani anlıyorsun beni değil mi?”
“- Başın gözüm üstüne. O nasıl söz? Kimseye bir şey söylemeyiz. Bütün gazeteleri okuyoruz her gün. Sizler bu memlekette en zor şeyi yapıyorsunuz. Kolay mı öyle bu baskıda eli kalem tutmak ya! Keşke herkes bu kadar cesur yazsa! Kelle koltuktasınız valla. Gücümüz yettiğince sizleri korumak ve sahip çıkmamız lazım ki çocuklarımıza kültürlü bir toplum bırakalım. Ricalarınız emirdir, Didem hanım. Öyle düşünmeyin lütfen! Çok zor günler geçiriyoruz Türkiye olarak zaten”
Ağzım bir karış aptala bağlamış dinliyordum. Komplo teorileri kafamda dolaşmaya başladı. (Acaba paralel devletin adamı mı yoksa devletin mi ya da yandaş medyanın adamı mı? Ne diyor bu be?) Diye düşünürken gözlerim nasıl donuklaşmışsa…
“ Neyse, çok sağ olun. Kafanızı şişirdim iki dakikada sizin de… Zaten kafanız yeterince doludur. Sürtük Peri ve Siyah’a selamımızı söyleyin. Sahi ya bizim kızlardan biri İstanbul Üniversitesinde Felsefe okuyor da. Sakrament’i sorup duruyordu. ‘Ne zaman yazacakmış yeni bölümü sorsana’ dedi. Bir de Bilgi’de tam burslu okuyan bir arkadaşım var. O da Sürtük Peri ve Siyah’a bayılıyor. O da sordu ne âlemdeler sorsana diye. Benim de merak ettiğim ‘Sevgililer Günü’yazınızdaki kişiler gerçekten arkadaşınız mı?”
“- ‘Sakrament’ yazacağım on üç bölüm olarak merak etmesinler. Ama memleket senin de değdiğin gibi şu an çok karışık. Bu yüzden ara verdim. Siyah ve Peri maceralar içinde ya. Hatta şuan Peri’ye bile kal geldiğine eminim. Neyse… Evet, gerçekten arkadaşlarım. Neden sordun?”
“- O zaman hayatınızı yazın bence”
“- Sen ne mezunusun?”
“- İstanbul Üniversite’ni kazandım geçen yıl yarı dönemde bırakmak zorunda kaldım. Aslında çıraklık yapmıyorum ben. Dükkân ağbimle benim. Baba vefat edince devam ettirdik”
“- Ama hep sen getiriyorsun bize bir şeyler sanırım”
“- Evet, çünkü sizinle karşılaşırım diye. Ben edebiyat fakültesini yarım bıraktım. Ben de kendi çapımda yazıyorum. Size okutmak isterim. Eğer değerlendirirseniz çok mutlu olurum. Bence kaleminiz gerçekten çok kuvvetli. Facebook, twitter falan takip ediyoruz. Bu kadar binlerce insan gerizekalı değiliz yani değil mi?”
“- İzninle kahveme bakacağım ama merak ettiğim bir şey var. Memleketin halini tek cümle ile özetlesene bana”
“- İçine ettiler!”
“- Hahahaha, tamam. Görüşürüz. Kolay gelsin”
“- Poşetin içine ananas suyu koydum fazladan. Sevdiğinizi biliyorum çünkü hep alıyorsunuz dikkat ettim”
“- Aaaaa neden?”
“- Ne demek… Afiyet olsun. İyi günler”
Kapıyı kapadım
Kendini başbakan sanan Davutoğlu… Ve asrın lideri Tayyip Erdoğan…
Bizim bakkal böyle diyor… Ya seninki?